|
savaşa, silahlanmaya hayır... (devamı) |
her gün şu toprak parçası üzerinde yaşana onca umut kırıcı olaylara rağmen( hakkarideki patlama) başkalarının elindeki uzaktan kumandalı oyun sahası içinde olmamıza rağmen barışa evet!
savaşma seviş...savaşa karşı olmanın en güzel ifadelerinden biridir...
biz biz yapan her halde barışa olan sevdamız
okadar çektiğimiz acıya rağmen...
bunca olanlara rağmen hala savaşa hayır diyebiliyoruz ya..bu irademizden de vazgeçmiycez..onca kayıp..onca acı..
çocuğun gördüğü düştür barış,
annenin gördüğü düştür barış,
ağaçlar altında,
sevdalıların sevda sözleridir barış.
Gözlerinin içinde uçsuz bucaksız
bir gülümseme
elinde yemiş dolu bir zembi
ve anlında ter boncukları
pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi akşam üstü eve dönen babadır barış
dünyayın yüzünde yara izi kapanırken,
ağaçlar dikilirken,
havan mermilerinin kazdığı çukurlara
yangının kavurduğu yüreklerde
ilk tomurcuklarını acarken umut
ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek yanal ölüp içermeksizin
uyuyabildiklerindedir barış.
Barış yemek kokusudur akşamleyin
Arabanın yolda durmasının korkutmadığı
Kapı çalınmasının dost demek olduğu
ve pencereyi saat başı açmanın
renklerinin uzaktaki camlarıyla gözlerimizin bayram etmesini sağlayan gökyüzü demek olduğu zamandır barış.
Barış bir bardak sıçak süt
ve bir kitaptır bu çocuk önüne
başaklar bir birlerine eğilip işte
ışık ışık ışık dedikleri ve
ufuk cemberi ışıkla actığı zamandır barış
hapishaneler onarılıp
kitaplıklar yapıldığı zaman
eşikten eşiğe bir türkü yükseldiği zaman
geceleyin,
cumartesi akşamı yeni berberden çıkan
yeni tıraş olmuş bir işçi gibi,
baharda ay buluttan cıktığı
zamandır barış.
Geçmiş gün yitirilmiş bir gün olmadığı
sevinç yapraklarını
akşamın içine salan bir kök
ve kazanılmış bir gün
hak edilen bir uyku olduğu zaman
acıyı kovmak için zamanın dört bir zamanından
güneşim hemen ayakabılarını bağladığı duyduğu zamandır barış.
Barış ışınlar demetidir yaz ovalarında
iyilik alfabesinin tanım dizlerinde
Kardeşim dediğin
yarın kuraçağız dediğin zaman kuracağız dediğimizi kurunca
türkü cağırdığımız zamandır barış
ölüm yüreklerde az yer kapladığı
ve güvenli parmaklarla
mutluluğu gösterdiği zaman bacalar
ikindi vaktinin büyük karanfilini
ozan ve proleter,
aynı şekilde kokladığı zamandır barış.
İnsanların sıkışan elleridir barış
dünyanın masasındaki ekmektir.
Gülümsemesidir annenin
budur yanlızca, başka bişi değil barış
ve toprakta derin yarıklar acan
sabahlar tek bir sözcük yazarlar;
barış, başka bişi değil ;barış
dizelerimin rayları üzerinde
buğday ve güller yükselmiş
geleceğe doğru yol alan
cuf cuf cuuf cuf cuf
bir trendir barış
kardeşlerim barış içinde
derin derin soluk alıyor tüm dünya bütün düşleriyle verin elinizi kardeşlerim
BARIŞ budur işte
Bir kıyıdan baktım dünyaya
Ellerimde tuz, avucumda sedef
Bir mavilik, bir açıklık
Özgürlük hasreti
Yüreğime vuruyor
Nerede, nerede insanlar?
Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey
O üzüntü birden gelir
Yağmurlu havalarda
Yeniden kurarım dünyayı ben
Kederlerle
Kimseler aşık değil mi bu şehirde
Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey
Hava, martılar, ışıklı şehir
Sarhoş ediyor beni yosun kokusu
Hilesiz kucaklamak istiyorum
Dünyayı, şehri ve seni
Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey
Savaşma, seviş!
Çiçek çocuklarının bu sloganı şimdilerde Beyaz Saray'ın duvarlarına ne yakışırdı kimbilir... Eski "sevişme"lerini unutturabilmek için yeni "savaş'lara koşan bir lidere "Savaşma seviş" ten başka ne önerilebilir ki...?
Başkanın cinsel hayatı gibi, siyasal geleceği de gencecik bir kızın iki dudağının arasında... Ve öyle anlaşılıyor ki, O'nu oradan çekip alabilmek için ağır bir bedel ödememiz gerekiyor. Buna razı değiliz. Sam Amcaya (eşi, bizim gazetenin eski yazarlarından olsa da) "Bizi savaştıracağına, yine eşini aldat" demek geliyor içimizden...
Nasıl histerik bir merakla savaşı beklediğimizin farkında mısınız?
Gazeteciler şimdiden sulanmış ağızlarla kalemlerinin ucunu traşlıyorlar. Kameralar katliamı görüntüleyebilecekleri en uygun çatılara yerleştiler bile... Kamuoyu mısırını patlatmış, "Hadi artık, ne zaman başlayacak" telaşında... Uluslararası koro "Saddam'ı vuralım" dinletisine çoktan başladı; sanki vurulunca ölecek olan bir tek Saddam'mış gibi, sanki savaşın asıl hedefi Saddam değil, yine masum insanlar ve çocuklar olmayacakmış gibi...
Günlerdir televizyonda ne izliyoruz: Amerika'nın gösterişli savaş hazırlıkları, ölüm füzelerinin gücünü gösteren tanıtım filmleri ve dünya liderinin kararlılığını gösteren süslü cümleler... Bu göz boyamacılığın içinde, hiç hedefteki ülkenin durumuna, bu işi tırmandırma inadının nedenine, sıradan Iraklının bütün dünyanın gözünü diktiği kolay bir hedef pozisyonunda sokakta yürürken neler hissettiğine dair bir çift laf duyuyor musunuz?
Daha önce Berlin'de, Moskova'da, Küba'da, Beyrut'ta vs. çekilen "Kahraman Şerif Kızılderililere Karşı" filminden hâlâ sıkılmadınız mı?
Bu kovboylar yine aynı filmi çeviriyorlar, farketmiyor musunuz?
Amerika'nın muhalif düşünürlerinden Noam Chomsky, ilk Körfez krizi sırasında yazdığı bir makalede pasifist bir halkı fanatik çığlıklar atan savaşçılara dönüştüren propaganda aygıtına dikkat çekmişti. O aygıt, ilk kez 1916'da kullanılmış ve "Bizim Avrupa savaşında ne işimiz var" diyen bir halkı 6 ayda Alman olan herşeyin yok edilmesi gerektiğine ikna etmişti.
"Totaliter bir devlet için sopa neyse, demokrasi için de propaganda odur" diyordu o makalesinde Chomsky... Demokratik toplumları savaşa ikna etmek için dayak dışında bir yol bulunması gerekiyordu. Şimdilerde bu yolun adına "halkla ilişkiler" deniliyor. Chomsky, Amerika'da zihin denetimine yılda 1 milyar dolar harcandığını söylüyor. Öyle olmasa, Clinton, zina iddialarıyla birden tükenen inandırıcılığını bir konuşmayla yüzde 75'lere çıkarabilir miydi?
7 yıl önceki Körfez savaşında Chomsky şunları soruyordu:
ABD, insan hakları ihlalleri ve işgaller konusunda bu kadar hassas ise neden daha önce Tel Aviv'i, Capetown'u, Ankara'yı, Washington'u bombalamadı?
ABD, Güvenlik Konseyi kararlarını bu kadar ciddiye alıyorsa neden İsrail'in Lübnan'dan çekilmesine ilişkin karar, Mart 1978'den beri uygulanmıyor?
Saddam'ın eli kanlı bir diktatör olduğuna inanıyorduysa neden İran'la savaşta O'nu destekledi?
Irak halkını Saddam zulmünden kurtarma konusunda bu kadar kararlı idiyse neden sürgündeki Irak demokratik muhalefetine destek vermeyi reddetti?
Batının, Sovyetler'in ve Arap dünyasının desteğiyle İran'ı bile alt edemeyen Irak'ın bugün hepsini karşısına almışken dünyayı fethedebileceğine kim inanır?
Bu sorular hâlâ geçerli...
"Beyaz Adam" yine oyun peşinde ve bu kez ateş suyunu haberlerde satıyor. içmeyin bunu..!